HAVE ALLOWED in Turkish translation

[hæv ə'laʊd]
[hæv ə'laʊd]
izin
sign
trace
mark
trail
prints
tracks
scar
footprints
impression
signature
sağladı
to make
to provide
to ensure
to get
to keep
to maintain
to allow
to secure
to help
enabling
gereken izinleri veren
olanağı
allow
opportunity
way
facility
possible
possibilities
enable

Examples of using Have allowed in English and their translations into Turkish

{-}
  • Colloquial category close
  • Ecclesiastic category close
  • Ecclesiastic category close
  • Computer category close
  • Programming category close
We never should have allowed the Federation to interfere with the Emissary's visions.
Federasyonun, Elçinin öngörülerine müdahale etmesine asla izin vermemeliydik.
The Vulcans have allowed the Mazarites to leave.
Vulkanlar Mazaritlerin ayrılmasına izin verdi.
Cemeteries, gardens, and parks have allowed it to spread into urban.
Mezarlıklar, bahçeler, parklar kente yayılmasına olanak sağladı.
We have allowed a huge misunderstanding to distort the soul of humanity.
Biz koca bir yanlış anlaşılmanın, insanlığın ruhunu bozmasına izin verdik.
Then again, even fewer of us would have allowed that situation to develop.
Sonra yine, birkaçımız bu durumun olmasına izin verirdi.
You're alive because I have allowed you to live.
Hayattasin çünkü yasamana ben izin verdim.
You have allowed two viruses.
Seninki. İki virüse izin verdin.
We never should have allowed the French to reclaim their colonies in 45, but we needed them aligned with us against the Soviets and that was their price.
Binlerce yil önce 45de fransizlarin kolonilerine izin vermemeliydik ama onlari canli istiyorduk, sovyetlere karşi olsunlar bu da bedeldi.
I would never have allowed matters to come to this.
olayların bu hâle gelmesine izin vermezdim.
Improvements in six of the ten freedoms have allowed Albania, scoring 63.3, to jump to 56th place, up from 66th last year.
On özgürlük alanının altısında yaşanan iyileşmeler, 63,3 puan alan Arnavutlukun geçen yılki 66. lıktan 56. lığa sıçramasını sağladı.
increased computer speeds have allowed individual artists and small companies to produce professional-grade films, games, and fine art from their home computers.
güzel sanatlar üretecek olanağı sağlamaktadır.
Advanced technologies leading to the discovery that early humans have allowed scientists to take a closer look ate mostly plants. like those used to analyze the gladiator bones, at the tools, bones and teeth of our ancestors.
Bilim insanlarının bu araçlara, kemiklere ve atalarımızın dişlerine Gladyatörlerin kemiklerinde kullanılana benzer gelişmiş teknolojiler yakından bakabilmesini sağladı.
Thank you. Rip wouldn't have allowed me to bring Aldus onboard Of course.
Rip, sen ısrar etmesen Aldusu gemiye getirmeme izin vermezdi. Teşekkür ederim.
Leading to the discovery that early humans like those used to analyze the gladiator bones, have allowed scientists to take a closer look at the tools, bones and teeth of our ancestors, Advanced technologies ate mostly plants.
Bilim insanlarının bu araçlara, kemiklere ve atalarımızın dişlerine Gladyatörlerin kemiklerinde kullanılana benzer gelişmiş teknolojiler yakından bakabilmesini sağladı.
gaining momentum," she warned, noting that policy makers' hesitant moves and political dysfunction have allowed things to get worse.
politika belirleyicilerinin tereddütlü hareketleri ve siyasi işlevsizliğin işlerin daha kötüye gitmesine izin verdiğini kaydetti.
You know in your heart the judges should have allowed the juries to hear that that victim was with another man that night.
Aslında yargıcın kurbanın o gece başka bir adamla beraber olduğunu jurilerin duymasına izin vermesi gerektiğini biliyordun.
If I had not been joking with you I would not have allowed the Jem'Hadar to get so close.
Eğer seninle şakalaşmıyor olsaydım, o JemHadarın bu kadar yakına gelmesine izin vermezdim.
These factors have allowed ELEM to continue the trend of reducing electricity imports for small enterprises and households.
Bu faktörler, ELEMin küçük işletmeler ve konutlara yönelik elektrik ithalatını düşürme eğilimini sürdürmesine olanak sağladı.
In the time you have allowed for this final.
Bu final için size verilen zamanda.
The judges should have allowed the juries to hear that that victim was with another man.
Aslında yargıcın kurbanın o gece başka bir adamla beraber olduğunu jurilerin duymasına izin vermesi gerektiğini biliyordun.
Results: 64, Time: 0.0584

Word-for-word translation

Top dictionary queries

English - Turkish